25 Ocak 2012 Çarşamba
Alacakaranlık Efsanesi-Şafak Vakti-Bölüm 1/Twilight Saga-Breaking Down-Part1
Ne kadar uzun bekledik Şafak Vakti'ni.Bu uzun bekleyiş,sadece Bella ile Edward'ın gereksiz uzun düğün sahnesi ve gereksiz Balayı içinmiş meğer.Stephenie Meyer ne yazdıysa Bill Condon tek tek filme aktarmış.Kitaba bu kadar bağlı bir senaryo zor bulunur bence.Bunu kesinlikle kötü bulmuyorum sen kalkıp son bölümü, iki bölüme ayırırsan yapılacak tek şey de bu olur zaten.Bill Condon'un tarzını yakından bilmeme rağmen aşağı yukarı böyle bir iş çıkacağını tahmin etmiştim.Kendi sert tarzını yansıtmak adına kullanılabilecek tek şey kanmış onu da kullanmış zaten.Yani burda özetle şu noktaya geliyoruz.Hikaye ortada daha adam ne yapsın?
Aslında 3 bölümdür insan içinde geçen aşktı meşkti derken gerçek dünyaya çok yakın duran hikayede artık ipler de biraz kopup hikaye olması gereken fantastik dünyasına dalıyor.Stephenie Meyer'in gelgitli hikayesini okurken içinde kaybolmak çok kolay ama bu hikayeyi satır satır kötü oyunculuklar ve karikatürize bir makyajla perdede görmek insanı biraz hayal kırıklığına uğratıyor.Benim açıkçası takıldığım tek nokta,Meyer'in böyle sonsuz ve afbuyurun tam tanımı "weird" bir aşk hikayesi kurgularken ( gayet fantazi yüklü ve histerilerle dolu) neden aralara muhafazakar alt metinler sokuşturduğu? Geri kafalı olduğu her sefer vurgulanan Edward'ın(ki aynı Edward sevgilisinin Jacob'la flörtüne inanılmaz bir empatiyle yaklaşıp,hatta Jacob'a Bella ile evlenmesini filan teklif etmemiş miydi?) evlenmeden olmaz tripleri zaten baymıştı.Üstüne,çocuğa anneanne ve babaannenin isimlerini koyma fikri filan çok sakil durmuyor mu?" Erkek olursa E.J. kız olursa Reenesmee!" filmin en gereksiz ve komik repliği şüphesiz.Yani kitaptan sahne olarak alınması en gereksiz yer belki de!Ve şu mühürlenme hadisesi...Jacob'un Bella'nın peşinde koşup koşup gidip yeni doğmuş kızına mühürlenmesi.Tabi bunun tek sebebi Renesmee'yi kurtlarından elinden kurtarmak mı?Yoksa Jacob'un da başını bağlayıp bu evlilikten uzaklaştırmak mı?
Bütün bu düşündürdüklerine rağmen perdede izlediğimiz şey,kesinlikle acemice kurgulanmış değil.Aksine diğerlerinden kaliteli ve para harcanmış duruyor.Yani aslında bu bölüme bir nevi finale ısındırma kısmı diyebiliriz.
Dikkat SPOILER
Final bölümünü ise yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik diyerek sabırla bekleyip,sadakatla izleyeceğiz.Kendi adıma görkemli sahneler bekliyorum.Voltorilerle karşılaşma anı,bir vampir topluluğunun soğukluğu ve asaletini perdede görmek istiyoruz.Lütfen artık pembe yanaklar ve sarı lenslere dikkat edelim.En dolu dolu atraksiyonları gösterebileceğimiz film için sonunda seyirciye oh dedirtelim Sayın Condon.
O sakar sarsık Bella'nın da mükemmel bir vampire dönüşüyor olması üstelik de kalkanıyla herkesleri kurtaracak olması ise sanırım Stephenie Meyer'in en büyük süpriziydi.Olsun biz yine de bunları da izleyelim,varsın saçma olsun.Bu "sevimli" vampir hikayesini perdede tüketelim de o korkunç kanlı Drakula günlerine geri dönelim.
Meraklıyız:Bir merak konusu da şuymuş,Acaba kitapsız seri devam eder mi?Benim en son hatırladığım Stephenie Meyer hikayeyi sil baştan Edward'ın ağzından yazıyordu.Yani Edward'la Bella'nın artık çocuğu da olmayacak,ama Summit daha fazla ekmek yemek ister mi onu da bilemeyiz? Hollywood bu her türlü çılgınlık bekliyoruz.
Bu arada Robert Pattinson'dan aktörlük anlamında ümitli olanlar hala beklemede,Remember Me'den beri birşeyler gördük mü? Water for Elephants gibi vasat filmlerde normal performanslar izliyoruz.Bel Ami'de mi simdi umutlarımız?
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Love and Other Drugs
Hollywood'un hanım kızlarını böyle değişik rollerde görmeyi seviyorum.Her oyuncu için böyle bir meydan okuma filmi oluyor.Anne Hathaway da işte tam da bunu yapmış.Üzerindeki o kibar hanım hanımcık gömleği çıkartıveriyor.Film boyunca da pek giyindiği söylenemez zaten.Kimi oyuncuyu o kadar benimsemiş olursunuz ki hiç yakıştıramazsınız zıt rolleri,ama Anne Hathaway'de ben öyle birşey hissetmiyorum.
Şimdi filmin konusuna dönecek olursak,sene 1996,çok iyi bir işi olmayan Jamie'nin kızlarla arası çok iyidir.Son işinden ayrılınca,sorunlu ama zengin kardeşinin arkadaşı yardımıyla ilaç satıcılığına başlamaya karar verir.Filmde bağıra bağıra Pfizer markası ve çok populer ilaçlarının adları çokça anılıyor.Ayrıca tabi Amerikada daha önceleri de çok filme konu olmuş,o yıllarda satışları patlamış olan Prozac için de göndermeler sık sık mevcut.Tür olarak romantik komedi için biraz sert ilerlese de tabi tam bir klişe son ve aşk filmi aslında Love and other drugs.İzleyiciyi oyalayan yeri ise,sık sık komik ögelerle bezenmesi ve tabi ki konunun ilaç dünyasına dalıp çıkması.(Jake Gyvenhall'in her role giden sempatik yüzü bir de)Açıkçası Donnie Darko,Brokeback Mountain gibi masterpiecelerde boy gösteren bir oyuncu için tabi çıtır çerez bir durum söz konusu ama Jake Gyvenhall'in filme ivme kazandırdığını söylemeden edemiyeceğim.
Amerika'da ciddi boyutlarda satışı olan Prozac için ise filme yerleştirilen anektod,yüz aklama mı yoksa daha çok yerme mi karar vermek güç aslında.Daha önce Prozac nation gibi filmlerle kendi toplumuyla çokça uğraşan Amerikan sineması,bu filmde de en çok satılan antidepresan olduğunu kabul ediyor ve hatta iyi etkileri üzerine de komik bir sketchi filmin içine sıkıştırıveriyor.Koskoca Pfizer'in bile varını yogunu Prozac yerini alabilmek için ortaya döktügü filmde açıkca ortada.
1996'da büyük buluş Viagra'nın da piyasa girdiğinde yaptığı etkisi şöyle bir üstünden anlatılmış.Zararları ise sadece alerjik reaksiyonla sınırlı tutulmuş.Bu anlamda sanırım diyebilirim ki,Hollywood hep ulusal endüstriyi koruma güdüsünde.Neyse ki cesur bağımsızlar var.
7 Haziran 2011 Salı
Jamie Foxx vs.Ray Charles
Benim Ray Charles günlerim gelir bazen Mess Around'la başlar Georgia on my Mind ile devam ederim.Hep de Jamie Foxx'un müthiş performansı kare kare aklıma gelir.Biyografi filmleri çoğu zaman izlerim.Ama Ray'in yeri ayrı.2005 yılında bu uzunca ve derinden acıklı filmi iki gün arayla iki defa izleyip,şahsi Oscar'ımı ona vermiştim.Jamie Foxx'un heykeli almaması zaten mümkün değildi.(Hoş Akademi çok da dengeli değildir.)
Hadi biyografiyi bir kenara bırakıyorum şimdi.İsimsiz bir karakterimizi var ve çok küçük yaşta gözlerini kaybediyor,tam da piyano çalmaya yeni başlamışken ama o kadar yenetekli ki,görmemesi piyano çalmasını müzik yapmasını,hayatını doya doya yaşamasını engelleyemiyor.Evet bu adamda yaşama yeteneği var derken,şöhreti ucundan yakalamasıyla,"sex,drugs and alcohol" üçlüsü içinde geri dönülmesi hiç de kolay olmayan bir yola düşüyor.Neyse ki etrafında onu tutmaya çalışan iyi dostları var.
İşte o küçük sevimli çocuk gözlerini kaybederken içinizde hissettiğiniz acıya karşılık,çok zor şeyleri başaran Ray,onları eliyle dağıtırken de sizi büyük hayal kırıklığına uğratıyor.
Daha önce hiç Ray Charles dinlememiş olsanız bile filmden sonra dinler hale gelebilirsiniz.Müzikal anlamda çok keyifli sahneler var.
Her ne kadar ingilizce deyim kullanmamaya çalışsam da Ray Charles için "gifted" çok yerinde bir kavram.Jamie Foxx da o ışığı perdeden dışarı çıkartıyor.Hayat dolu ama mutsuz,yanlız ve yeteneğiyle başa çıkamayan bir adamın hikayesini bu kadar sene izlemediyseniz,en azından önce Ray Charles dinlemeye başlayın :)
19 Mayıs 2011 Perşembe
Water for Elephants:Robert Hatırına
Yazıya girmeden hemen filmin Türkçe çevirisinden dem vurayım."Aşkın Büyüsü"(Filler için Su diye gelse ne olacaktı? kitabın Türkçe çevirisi de bu zaten) diye sinemalara gelen film aslında Sara Gruen best-selleri "Water for elephants" romanının beyazperde uyarlaması.
Water for Elephants tabi ki Robert Pattinson'un kaymağını yer.Chris Waltz'u da izleyip vay be adam bu kötü film de bile güzel oynamış dersiniz.Reese Watherspoon'unun da cenesine bütün film gözünüz takılır.
Robert'in saçları hakikaten oynayacağı role yakın kesilince,puffff diye bütün albeni uçmamış mı? Olsun sinema salonunda yine de 15 yaş liseli kadrosu hazır ve nazırdı.Sirk aleminin renkli dünyasını filan izlerim bu filmi bir şekilde götürür bu diyerek içinize su serpecekseniz,bir kez daha düşünün derim çünkü burası sirk dünyasının perde arkası.Zavallı,evsiz,kimsesiz ve sefil insanların,köle gibi ortaya bir şov çıkarma döngüsünü,havyan sevgisi üzerinden aşka bağlayan bir film Water for elephants.Yine hiç anlam veremediğim şekilde Türkçesi "Aşkın büyüsü".
Bütün hayatı bir günde alabora olan Jacob Jankowski'nin (Robert Pattinson) neredeyse 85 yaşındaki haliyle açılan film,bu bahtsız adamın hikayesini kendi ağzından anlatarak devam ediyor.Amerika'da hayat kurmuş Yahudi bir ailenin tek oğluyken bir anda yolu mecburen sirke düşen Jacob,acımasız sirk patronuna hafif kafa tutup,gözüne girdikten sonra,karısına aşık olmaktan da kendini kurtaramıyor ne yazık ki...
Chris Waltz,Chris Waltz,Chris Waltz... Inglourious Batards'da geç ve haklı şöhretini yakalayan aktör,Sirk'in acımasız ve hafif deli patronu August rolünde,bu mesaj içerikli aşk filmine adeta renk katıyor.Nedense ben de bu adamı sevimli aile babası rolünde pek düşünemiyorum.Keskin ve kötü ve zeki karakter rollerini üstünde çok iyi taşıyor.
Çok satanlar listesinden bir kitabın sinemaya aktarımı genelde başarısız olur.Hep hayal kırıklığı yaşatır ama iyi gişe yapar.Yüksek notlar alır.Nitekim iç baygınlığı ile izlediğim,anca vasat kalabilecek bu film imdb'de su an 7.0 puanı kapmış görünüyor...Ayrıca filmin hitap ettiği yaş yelpazesiyle ilgili de muallaktayım.Ya ben henüz ben böyle filmleri beğenebilecek yaşa gelmedim,ya da çoktan geçtim....
13 Nisan 2011 Çarşamba
Kosmos
Beyazlar içinden koşarak gelen tuhaf adam derede boğulmak üzere olan kardeşini kıyıya çıkartıyor, daha sonra neredeyse ölmüş çocuğu kucaklayarak adeta ona yeniden hayat veriyor. Telaşlı görünen bu yabancının yanından korkuyla karışık bir aşkla ayrılıyor Neptün (Türkü Tuna).
Karlarla kaplı bu sınır kentinin derdi sınırın açılıp da ‘ötekilerin’ gelerek bu kendi halinde kenti de ötekileştirmesi. Burda yabancılara pek yer yok. Ama mucizevi bir şekilde çocuğunu kurtaran adama,Yahya (Hakan Altuntaş) sahip çıkıyor. Köye gelen bu adam, Battal (Sermet Yeşil), mucizesi kulaktan kulağa duyulunca, ahalinin arasına katılıveriyor. Battal’ın mucizevi güçleri halkı büyülerken, yaptığı hırsızlıklar da kentin huzurunu kaçırmaya başlıyor. Battal şöyle bir bakınca tam bir deli, görür görmez aşık olduğu Neptün’e karşılık kendine koyduğu bir de isim var: Kosmos. Bu kapalı yere adeta gökten düşmüş gibi tuhaf. Kosmos, bedeni ihtiyaçlarını asgariye indirmiş, kendi deyimiyle ‘emeği kedere dönüştürdüğü için’ çoktan çalışmaya yüz çevirmiş, sadece aşk isteyen bir meczup… Bu dünyadan olan her şeyle ilişiğini kesmiş ama fanilerinin derdiyle de bedbaht olup, çare aramaktan yılmıyor, yaptığı hırsızlıklarının sebebi de bu aslında. Kosmos’u kimse anlayamıyor. Reha Erdem bu noktada Kosmos’un etrafıyla iletişimsizliğini gözler önüne sererken aslında çok güçlü bir ironi ortaya atıyor çünkü Kosmos aslında siyah ve beyaz kadar net, çok az ama, çok öz konuşuyor. Ne istediğini çok açık ifade ediyor. Hissettiklerini bu kadar kısa ve net anlatmasına rağmen, sanki herkes onu duymamış gibi davranıyor.
Yazının devamını bu linkten takip edebilirsiniz: http://www.sivrisinema.com/dram/kosmos-2/
Etiketler:
kosmos,
reha erdem,
sermet yeşil,
türk filmi
Gönderen
Selin
11 Nisan 2011 Pazartesi
Çirkin ama Karizmatik:Vincent Cassel
Ekran şekerleri ortalıkta kol gezerken ( Hollywood’da Zac Efron,Robert Pattinson, gibi ‘eye candy’ diye tabir edilen yeni dönem oyuncuların içinde) Vincent Cassel gibi aslında çirkin ama beyazperdenin en karizmatik oyuncusunu anmak biraz iyi gelecek.
Oyunculuk kariyeri taa 1988′lere dayansa da itiraf edelim ki bir çoğumuz onu Gaspar Noe’nin karanlık sanat eseri Irreversible’da tanıdık.Ama bu fazla cesur filmden önce de La Haine de Vinz,L’appartment da Max,Dobbermann’da bizzat Dobbermann,hatta Elizabeth’de de Duc d’Anjou olarak karşımızdaydı.(Hiç filmini izlememiş olsak da zaten kendisi Monica Belluci’nin kocası olarak da tanınıyor.)
Irreversible’da Marcus rolü ile çok da harikalar yaratmamış olarak değerlendirilen Cassel,bu cesur projedeki depresif ve caresiz haliyle bence hayranlarını gayet memnun etti.Avrupa ve bağımsız sinemadan yana tercihlerini belirten aktör’ün en eğlenceli rollerinden biri ise Ocean’s 12 ‘deki Francois Toulour olmuştur.Meşhur çeteye kafa tutan hırsızı canlandıran Cassel,rolu cok sevmişe benziyor ki,Ocean’s 13′e de devam etti.
En son kendisini Black Swan’ın sert ve fırsatçı Bale eğitmeni Thomas Leroy rolunde izledik.Gel gitleri olan,sert ve serseri karakterleri üzerine çok iyi giyinen Cassel,bu filmde de bence iyi iş çıkartmış.Bale sanatının korkunç disiplinini yüzünde estiren Leroy karakterinin konuya bu kadar hakim görünme sebebi ise,Cassel’in 11 yaşında kadar bale yapmasından kaynaklanıyor.Böylesi iddialı ve başarılı bir filmin kadrosunda bulunması ise onu daha çok beyazperdede görmemize olanak sağlar diye düşünüyorum.
Şu an yapım aşamasında olan üç filmde adını görmek mümkün:A dangerous method,The Monk ve Fantomas…
Özellikle Monk da Sergi Lopez ile birlikte oynayacakları performansı şahsen ben bekliyorum.
Meraklısına Not:
Cassel 1966 doğumlu,evet tam 45 yaşında maşallah…
Ülkesinde César ,Lumiere Award,Étoile d’Or gibi organizasyonlardan bol ödül almış bir sanatçıdır.Ödülleri sadece kendi ülkesinde sınırlı değil,Golden Globe,Tokyo International film festival ,COFCA Golden Capital gibi organizasyonlarda da bir çok ödülü var.
Dönüş Yok (irreversible) filminde kendisi aynı zamanda co-producer olarak görev almış
Kendisinin en sevdiği performansı La haine’deki Vinz rolü.Bence de film de ,Cassel da tekrar tekrar izlemeye değer.
28 Şubat 2011 Pazartesi
83. Akademi Ödülleri de geride kaldı.Şaşırtmadan!
David Fincher olsam bugün nasıl uyanırdım bilmiyorum.Ne yalan söyliyeyim Tom hooper ismini beklemiyordum.Sanki son yıllarda şöyle bir tavır içinde akademi,en iyi film ve yonetmeni birbirinden ayırmam!
Uzun lafı kısası gecenin kazananı King's Speech.Bir Oscar daha süprizsiz,dediğim dedik sona erdi...
Kazananlar listesi
En İyi Film: The King's Speech
En İyi Yönetmen: Tom Hooper (The King's Speech)
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth "The King's Speech''
En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman "Black Swan"
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale "The Fighter"
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo "The Fighter"
En İyi Yabancı Film: In a Better World / Susanne Bier / Danimarka
En İyi Uyarlama Senaryo: The Social Network, Aaron Sorkin
En İyi Orijinal Senaryo: The King's Speech: David Seidler
En İyi Görüntü Yönetimi: Inception - Wally Pfister
En İyi Sanat Yönetmeni: Alice in Wonderland RobertStromberg, Karen O'Hara
En İyi Animasyon: Toy Story 3
En İyi Animasyon (Kısa Metraj): The Lost Thing
En İyi Müzik: The Social Network, Trent Reznor ve Atticus Ross
En İyi Şarkı: Randy Newman, If I Rise - 127 Hours
En İyi Görsel Efekt: Inception, Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb
En İyi Kurgu: The Social Network Angus Wall ve Kirk Baxter
En İyi Ses Miksajı: Inception, Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo ve Ed Novick
En İyi Ses Montajı: Inception, Richard King
En İyi Makyaj: The Wolfman, Rick Baker ve Dave Elsey
En İyi Kostüm: Alice in Wonderland, Colleen Atwood
Collin Firth'e de çok yakıştı bence o Oscar.Bridget Jones'dan bu yana ne kadar da yaşlanmış.
Jeff Bridges'i nedense itici buluyorum,belki de tıngır mıngır gitarist rolu ile Oscar'ı almasından olabilir mi?
Natalie Portman,sanki Nina'yı oynamamış da ona çok benziyormuş gibi hissettim,hırsı gözlerinden okunuyordu.
Uzun lafı kısası gecenin kazananı King's Speech.Bir Oscar daha süprizsiz,dediğim dedik sona erdi...
Kazananlar listesi
En İyi Film: The King's Speech
En İyi Yönetmen: Tom Hooper (The King's Speech)
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth "The King's Speech''
En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman "Black Swan"
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale "The Fighter"
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo "The Fighter"
En İyi Yabancı Film: In a Better World / Susanne Bier / Danimarka
En İyi Uyarlama Senaryo: The Social Network, Aaron Sorkin
En İyi Orijinal Senaryo: The King's Speech: David Seidler
En İyi Görüntü Yönetimi: Inception - Wally Pfister
En İyi Sanat Yönetmeni: Alice in Wonderland RobertStromberg, Karen O'Hara
En İyi Animasyon: Toy Story 3
En İyi Animasyon (Kısa Metraj): The Lost Thing
En İyi Müzik: The Social Network, Trent Reznor ve Atticus Ross
En İyi Şarkı: Randy Newman, If I Rise - 127 Hours
En İyi Görsel Efekt: Inception, Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb
En İyi Kurgu: The Social Network Angus Wall ve Kirk Baxter
En İyi Ses Miksajı: Inception, Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo ve Ed Novick
En İyi Ses Montajı: Inception, Richard King
En İyi Makyaj: The Wolfman, Rick Baker ve Dave Elsey
En İyi Kostüm: Alice in Wonderland, Colleen Atwood
Collin Firth'e de çok yakıştı bence o Oscar.Bridget Jones'dan bu yana ne kadar da yaşlanmış.
Jeff Bridges'i nedense itici buluyorum,belki de tıngır mıngır gitarist rolu ile Oscar'ı almasından olabilir mi?
Natalie Portman,sanki Nina'yı oynamamış da ona çok benziyormuş gibi hissettim,hırsı gözlerinden okunuyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








